Karanlığın beni yok etmek için verdiği savaşı kazanmasına izin vermemeliydim. Tüm benliğimi saran ona ağır bir darbe vurmak arzusuyla, mumu yaktım. Sanki görünmez bir el, alevin çevresinde yarım daireler çizdi. Daireler birbiri etrafında büyüdü, tüm odayı aydınlattı. Gözlerim giderek daha fazla detay seçti. Onca eşya arasında, bakışlarım yatağımın karşısındaki çalışma masasına kitlendi. cam kalemlikteki fırçalar, kanımı maviye boyadı.
Söz vermiştim; ama, belki bu, fırçaların umrunda değildi.
Yolculuk vakti gelmişti. Uçmalıydım artık. Bedenime burada beklemesini söyledim. Hfif yatar pozisyonda yere oturdum. Sırtımı yatağa dayadım. Başımı yana düşürüp, kollarımı bana ait değilmişçesine bıraktım.
Hava çok soğuktu. Oysa ben yanıyordum, alnım ateş gibiydi. Ter içinde kalınca, hırkamı - annemin ördüğü mavi yün kırkamı - çıkartıp, sert bi hareketle duvara fırlattım. O an içim özlemle doldu. Çünkü birisi yarama dokundu... Bi ses sana dokundu.
'Oysa soğuk gecelerde bir kaç defa üstümü örtmeye gelirdin, üşümeyi çok özledim annecim...'
Aynı anda kahrolası perde 'özlemenin sırası değil' dercesine havalanınca, üzerindeki mavi kelebekler dört bir yana uçuştu. Asi perde bembeyaz kesildi. Bi kahkaha attım.
Gözlerim perdede:
- Yüzün kireç gibi oldu, dedim.
Sesim odada dolaştı. Duvarlara vurup bana birşeyler anlatmak isteyen uğultuya dönüştü. Korktum... Yağmur, cama giderek daha şiddetli vurmaya başlayınca, anladım... Sırrı çözdüm. O gece beni öldüreceklerdi.
Dehşete kapılıp hızla yerimden kalktım. Başım döndü. Bir destek arayan ellerimin sıkıca kavradığı masa sarsıldı. Devrilen mum, etrafa alevler sıçratınca, duvarlar kana boyandı. Aynı anda masadan maviler saçıldı.
Ayağıma dolanan mavilere baktım. Çocukken oynadığım misketler miydi? Yoksa mavi taşlı kolyem mi kırılmıştı, masa sarsılınca. O ses yine yereme dokundu. Yine sana dokundu.
'Küçükken ellerime tutuşturduğun mavi şekerleri özledim annecim...'
Maviler ayağımın altında erimeye başladı. onlar eridikçe sular yükseliyordu. yağmur damlaları odama girmişti. Yağmurlar ve damlalar... Boğacaklardı beni. Odada bi çığlık koptu. Birisi... Bi çığlık... Aynı anda sert bi hareketle kapı açıldı. Kapının önünde birşey... Bi gölge miydi? Bi canavar mı? Çıt diye bi ses duydum. Odaya dolan ışık gözlerimi kamaştırdı. Gölge?.. Yok hayır canavar. 'Allah kahretsin' diyerek masada tutuşmuş olan kağıtları söndürdü. Sonra beni iki eliyle kavrayıp kendine çekti. Gözlerinde ki, o her zaman ki anlamla, babamdı karşımda ki.
-Neler oluyor?
-Bırakır mısın kolumu?
-Yine mi yaptın?
-Bırak beni lütfen
-Daha geçen hafta söz vermemiş miydin? 'Bu son' diye yeminler eden sen değil miydin?
-Baba... Baba üzgünüm ama benim suçum değil. ben hepsini yutmuştum. Ama maviler, geri gediler. Yağmur damlaları ve onlar... Baba bizi öldürecekler, kaçalım burdan.
-Öl! Umrumda değil artık anlıyor musun? Tükendim... Bittim. dayanacak gücüm kalmadı. nasıl yaparsın bunu anlamıyorum...
-Baba... Gidelim burdan.
-Allah kahretsin!
-Telfonunsırası değil. Kaçmalıyız. Tamam git, beni görme. Utanma sırası değil baba. Görmüyor musun duvarlar eriyor...
...Kendimden geçmiş olmalıyım... Dizlerimin büküldüğünü hissettim. bir el bileğimden kavradı. Babamın benden nefret ettiği zamanlar koparttığı feryat, ilk kez umrumda değildi.
-Allah kahretsin bunlar benim başıma da mı gelecekti!
Hastane odasının duvarları...Öyle soğuklar ki. Üstelik yalnız olduğumu yüzüme vurmaktan çok hoşlanıyorlar. Kollarım serumlardan mosmor, hemşirelere kaç defa 'Bu son... Son.' diyerek tövbeler ettiğimi çok iyi biliyorlar. Bu yüzden mi artık; beni gördüklerinde acır gibi bakmaları?
Yine o ses:
'Koridorda sana doğru koşarken minik ellerimi dokundurduğum sevecen duvarları özledim annecim...'diyor. Bu defa benim sesim, farkındayım...
Hayatımın özeti:
'Önce mavi şekerlerimi çaldılar. Sonra düşlerimi... Düşlerimin yerine pişmanlıklar koydular. Mavi şekerlerimin içini acıyla doldurup, bana geri sattılar.'
.......Sen varken yapamazlardı annecim........
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Kanaviçe işlemeleri, Karasinek ve Sen
Karalık. İçimi ürperten bi gök gürültüsü duyuyorum. Evin iki göz odasında misafirler geldiğinde kullandığımız, kireç badanalı duvarlarına asla alışamadığım, gülsuyu kokusu sinmiş olanında, pencerenin önündeki divanda oturuyorum. Kanaviçe işlemeli divan örtüsünü kırıştıdım diye anamın bana bağırdığını duyuyorum. Yağmur giderek şiddetleniyor. İşlemelere, sanki yeni farkına varmışım gibi bakıyorum. Anam odaya gelip de kaldırmıyor beni divandan. Zaten o günden sonra hiçbir şeyime eskisi kadar karışmaz oldu. Babamsa bana kahramanmışım gibi davranıyor artık.
İşlemelere dokunuyorum. Çocuk yaşıma rağmen nasır tutmuş parmaklarım, senin parmaklarını hissediyor dokundukça. Tanıdık bi suçluluk duygusuyla ürperiyorum. Top oynarken evin camını kırdığımda ya da arkadalarımın kışkırtmasıyla sapanla kuş öldürdüğümde hisettiğim gibi. Ama bu sefer daha fazla...
İşlemelere dokundukça beynimin kenarında, köşesinde kalmış anı parçaları, sanki yıllardır üstüne tozlar birikmemeiş gibi capcanlı yığılıyor kanaviçe işlemeli divanın üstüne. Sen bu kanaviçeleri işlerken ipliklerini yaramazlık osun diye ayaklarına dolayıp kestiğim, tığlarını evin en olmadık yerlerine sakladığım zamanlar aklıma geliyor. O zamanalr hızlı işlemediğini söyleyerek anamın sana her kızışında, bana şakacıktan azarlıyormuş gibi bakışlar ata, ama anama beni hiç şikayet etmezdin. Beni hep küçük bir anne gibi kollardın. Anama, babama, mahallenin çocuklarına karşı. Sen varken bana kimse bir şey yapamazmış gibi gelirdi. Sokakata dayak yediğimde anama değil, sana gelirdim. Sen de, anamın kendi şalvarlarından kesip biçip sana uydurduğu, çiçekli eteklerini savura savura meydan okurdun mahallenin çocuklarına. anamdan daha anaydın bana...
Okula başladığım gün önlüğümü sen giydirmiş, çanatama hazırlamama yardım etmiştin. Yüzüme, saçımı kolonya sürüp; durup durup yanaklarımı sıkarak "Okuma-yazma öğreneceksin Hüseyin! Okuma-yazma öğreneceksin..." diyordun. Okuma yazmayı sökmeye başladığım vakit, beni bu odaya çekip, şimdi üzerine oturduğum divana oturtmuş; sonra da "Bugünden tezi yok bana okuma-yazma öğreteceksin Hüseyin. Sakın ha, babama duyurmak yok!" demiştin. Okuldan çıkma vaktimi dört gözle bekler, evdeki herkesten sakladığın küçük defteri, ben eve gelince çeyizlik sandığının en dip köşesinden çıkarırdın. İnek otlatmaya diye dışarı çıkardık. İnekleri çayıra salar salmaz derse başlardık. Sana kargacık burgacık yazımla abeceyi gözterir, andımızı belletirdim. Harfi çizgiden azıcık taşırdın mı, öğretmenimin bana yaptığı gibi kaşlarımı çatar, "Olmuyor Hatice, yanlış yapıyorsun." derdim. O vakit gülerdin işte. Başka da hiç güldüğünü görmedim...
Havada kavisler çizen bir karasinek işlemelerin üzerine konuyor. Gülen yüzün karasineğin manevralarıyla havada dağılıyor yavaş yavaş. Pencere camının kenarındaki macunun çatlaklarından yağmur suyu sızıyor içeri. Yan odadan anamla babamın fısıltıları geliyor kulağıma. Duvardaki çerçeveden dedemin siyah-beyaz asık suratı bana bakıyor. Karasinek başımın çevresinde bir iki kez dolanıp tekrar işlemelere konuyor. Dışarı şimşek çakıyor. Şimşeğin bir anlık parıltısı gözlerimi alıyor. Babamın o gün elime verdiği soğuk metalin parıltısının çağrıştırıyor bu bana. İçim ürperiyor. O günün anısı tüm karanlığıyla beynimi kaplıyor yine. Dizlerimi karnıma çekip büzülüyorum divanın üstünde. Yok olana kadar büzülmek istiyorum. Divan örtüsü iyice kırışıyor. İşlemeler örtünün kıvrımları arasında kaybolurken, kocaman kara gözlerin de beynimin kıvrımları arasında bi görünüp bi kayboluyor...
O günü yaşıyorum yine. O günden sonraki her gün, o günü tekrar tekrar yaşatıyor zaten beynimde. Her gün babam boş olan diğer elime adresinin yazılı olduğu kağıdı sıkıştırıyor sessizce. Elime senin kaderini sıkıştırıyor. Her gün şehiredeki otobüs garından, üzerinde 'İstanbul' yazan eski otobüse biniyorum. Bi zamanlar hayallerimin mekanı olan şehre geldiğimde, içimdeki karmaşık duygular yumağının arasından, tek seçebildiğim kaçma isteği oluyor.
İstanbul'un ücra semtlerinden birinin arka sokaklarında, titreyen ellerimin arasında tuttuğum adresi ararken, ve bi yandan da asla bulamamak için dua ederken, ceketimin cebindeki soğuk nesne ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Arnavut kaldırımlı sokakta ilerlerken; apartman isimleri, insan yüzleri ve araba plakaları birbirine karışıyor. Dar sokakta çember çevirmece oynayan çocuklardan biriyle gözgöze geliyoruz. O vakit yanımda bitiveriyor, Yağdan parlayan saçları özensizce ortadan ikiye ayrılmış, içimde garip bi tanıdıklık hissi uyandıran çocuk. Sokakta büyümüş çocuklara özgü teklifsizlikle "Yabancısın galiba. Birine mi baktın abi?" diyor ve sonra da çarpık bir gülümsemeyle sararmış dişlerini gösteriyor bana. Ona kağıttaki adresi soruyorum. "İşte!" diye karşıdaki yıkık-dökük, yaşanmışlıktan beyaz duvarları kirlenmiş apartmanı gösteriyor. Gerisin geri gitmek istiyorum. Kaçmak... İçine düştüğüm bu kirli dünyasından kurtulmak... Yapamıyorum. Görünmez eller omuzlarımdan tututp beni olduğum yere mıhlıyor. Babamın sözleri kulaklarımda çınlıyor, "O kirlendi Hüseyin, namusumuzu temizlemek sana düşğyor. Bu işi bitirmeden geri döneyim deme."
Sıvası dökülmüş duvarlarına kızarmış patates, ter, ucuz parfüm, kadın çığlıkları, deterjan, hastalık ve ağız kokusu sinmiş apartmanın merdivenlerine tırmanırken, bi karasinek başımın etrafında durmadan dolanıyor. Sanki benim burada olmamın yegâne sebebi bu karasinekmiş gibi, onu öfkeyle kovalıyorum.
Kapının önüne geldiğimde karasineğin vızıltısı, yan daireden gelen bağırışlar ve bi davul gibi gümbürdeyen yüreğim dışında hiçbir ses gelmiyor kulağıma. Bedenim benden ayrı, başına buyruk hareket etmeye başlıyor. sol elim kapıya vuruyor, sağ elim cebime gidiyor görevini yapan bir askerin elleri gibi. O sırada kapıyı açıyorsun. Gür, kestane rengi saçların omuzlarına dökülmüş, seni son gördüğümden bu yana epey uzamış. Beni tanıyınca dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kalkıyor, kara gözlerindeki sert ifade yumuşuyor ve "Geleceğini biliyordum Hüseyin. Beni yalnız bırakmazsın sen zaten." diyorsun. Sağ elim titremeye başlıyor. Sarılmak için kollarını açıyorsun. Sana doğru bir adım atıyorum. Beyaz geceliğin öylesine temiz ki, kirletmekten korkuyorum. Yan daireden bi kadın çığlığı yükseliyor. 'Abla' demek istiyorum sadece, abla. Birlikte inek güderken, çayırlara karanlık çöktüğünde, yanına koşarak dediğim gibi. Ağzım yüzüm yara-bere içinde sokak kavgasından çıkıp mahallenin çocuklarını sana şikayet ederkenki gibi "Hüseyin, biricik kardeşim" diye başlayarak bana bildiğin masalların anlattığın zaman dediğim gibi... Boğazım düğümleniyor, diyemiyorum. Sarılıyorsun bana sıkıca. Babamın sözleri radyoda en sevdiğim şarkıyı dinlerken, oluşan parazitler gibi araya giriyor. son bir hamleyle sağ elim cebimden çıkıyor. Son bi ses çınlıyor kulaklarımda. Yan daireden gelen bağırışlar kesiliyor. "Hüseyin! Kardeşim!" diyorsun. Kocaman kara gözlerinle bana bakıyorsun. Bakışların canhıraş çığlıklar gibi tenimi aşıp yüreğimin içine işliyor. "Sen hiç lekelenmedin." demek istiyorum. "Hep beyazdın, bembeyaz..." Karasinek konuyor bedeninin üzerine. Beyaz, bembeyaz...
İşlemelere dokunuyorum. Çocuk yaşıma rağmen nasır tutmuş parmaklarım, senin parmaklarını hissediyor dokundukça. Tanıdık bi suçluluk duygusuyla ürperiyorum. Top oynarken evin camını kırdığımda ya da arkadalarımın kışkırtmasıyla sapanla kuş öldürdüğümde hisettiğim gibi. Ama bu sefer daha fazla...
İşlemelere dokundukça beynimin kenarında, köşesinde kalmış anı parçaları, sanki yıllardır üstüne tozlar birikmemeiş gibi capcanlı yığılıyor kanaviçe işlemeli divanın üstüne. Sen bu kanaviçeleri işlerken ipliklerini yaramazlık osun diye ayaklarına dolayıp kestiğim, tığlarını evin en olmadık yerlerine sakladığım zamanlar aklıma geliyor. O zamanalr hızlı işlemediğini söyleyerek anamın sana her kızışında, bana şakacıktan azarlıyormuş gibi bakışlar ata, ama anama beni hiç şikayet etmezdin. Beni hep küçük bir anne gibi kollardın. Anama, babama, mahallenin çocuklarına karşı. Sen varken bana kimse bir şey yapamazmış gibi gelirdi. Sokakata dayak yediğimde anama değil, sana gelirdim. Sen de, anamın kendi şalvarlarından kesip biçip sana uydurduğu, çiçekli eteklerini savura savura meydan okurdun mahallenin çocuklarına. anamdan daha anaydın bana...
Okula başladığım gün önlüğümü sen giydirmiş, çanatama hazırlamama yardım etmiştin. Yüzüme, saçımı kolonya sürüp; durup durup yanaklarımı sıkarak "Okuma-yazma öğreneceksin Hüseyin! Okuma-yazma öğreneceksin..." diyordun. Okuma yazmayı sökmeye başladığım vakit, beni bu odaya çekip, şimdi üzerine oturduğum divana oturtmuş; sonra da "Bugünden tezi yok bana okuma-yazma öğreteceksin Hüseyin. Sakın ha, babama duyurmak yok!" demiştin. Okuldan çıkma vaktimi dört gözle bekler, evdeki herkesten sakladığın küçük defteri, ben eve gelince çeyizlik sandığının en dip köşesinden çıkarırdın. İnek otlatmaya diye dışarı çıkardık. İnekleri çayıra salar salmaz derse başlardık. Sana kargacık burgacık yazımla abeceyi gözterir, andımızı belletirdim. Harfi çizgiden azıcık taşırdın mı, öğretmenimin bana yaptığı gibi kaşlarımı çatar, "Olmuyor Hatice, yanlış yapıyorsun." derdim. O vakit gülerdin işte. Başka da hiç güldüğünü görmedim...
Havada kavisler çizen bir karasinek işlemelerin üzerine konuyor. Gülen yüzün karasineğin manevralarıyla havada dağılıyor yavaş yavaş. Pencere camının kenarındaki macunun çatlaklarından yağmur suyu sızıyor içeri. Yan odadan anamla babamın fısıltıları geliyor kulağıma. Duvardaki çerçeveden dedemin siyah-beyaz asık suratı bana bakıyor. Karasinek başımın çevresinde bir iki kez dolanıp tekrar işlemelere konuyor. Dışarı şimşek çakıyor. Şimşeğin bir anlık parıltısı gözlerimi alıyor. Babamın o gün elime verdiği soğuk metalin parıltısının çağrıştırıyor bu bana. İçim ürperiyor. O günün anısı tüm karanlığıyla beynimi kaplıyor yine. Dizlerimi karnıma çekip büzülüyorum divanın üstünde. Yok olana kadar büzülmek istiyorum. Divan örtüsü iyice kırışıyor. İşlemeler örtünün kıvrımları arasında kaybolurken, kocaman kara gözlerin de beynimin kıvrımları arasında bi görünüp bi kayboluyor...
O günü yaşıyorum yine. O günden sonraki her gün, o günü tekrar tekrar yaşatıyor zaten beynimde. Her gün babam boş olan diğer elime adresinin yazılı olduğu kağıdı sıkıştırıyor sessizce. Elime senin kaderini sıkıştırıyor. Her gün şehiredeki otobüs garından, üzerinde 'İstanbul' yazan eski otobüse biniyorum. Bi zamanlar hayallerimin mekanı olan şehre geldiğimde, içimdeki karmaşık duygular yumağının arasından, tek seçebildiğim kaçma isteği oluyor.
İstanbul'un ücra semtlerinden birinin arka sokaklarında, titreyen ellerimin arasında tuttuğum adresi ararken, ve bi yandan da asla bulamamak için dua ederken, ceketimin cebindeki soğuk nesne ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Arnavut kaldırımlı sokakta ilerlerken; apartman isimleri, insan yüzleri ve araba plakaları birbirine karışıyor. Dar sokakta çember çevirmece oynayan çocuklardan biriyle gözgöze geliyoruz. O vakit yanımda bitiveriyor, Yağdan parlayan saçları özensizce ortadan ikiye ayrılmış, içimde garip bi tanıdıklık hissi uyandıran çocuk. Sokakta büyümüş çocuklara özgü teklifsizlikle "Yabancısın galiba. Birine mi baktın abi?" diyor ve sonra da çarpık bir gülümsemeyle sararmış dişlerini gösteriyor bana. Ona kağıttaki adresi soruyorum. "İşte!" diye karşıdaki yıkık-dökük, yaşanmışlıktan beyaz duvarları kirlenmiş apartmanı gösteriyor. Gerisin geri gitmek istiyorum. Kaçmak... İçine düştüğüm bu kirli dünyasından kurtulmak... Yapamıyorum. Görünmez eller omuzlarımdan tututp beni olduğum yere mıhlıyor. Babamın sözleri kulaklarımda çınlıyor, "O kirlendi Hüseyin, namusumuzu temizlemek sana düşğyor. Bu işi bitirmeden geri döneyim deme."
Sıvası dökülmüş duvarlarına kızarmış patates, ter, ucuz parfüm, kadın çığlıkları, deterjan, hastalık ve ağız kokusu sinmiş apartmanın merdivenlerine tırmanırken, bi karasinek başımın etrafında durmadan dolanıyor. Sanki benim burada olmamın yegâne sebebi bu karasinekmiş gibi, onu öfkeyle kovalıyorum.
Kapının önüne geldiğimde karasineğin vızıltısı, yan daireden gelen bağırışlar ve bi davul gibi gümbürdeyen yüreğim dışında hiçbir ses gelmiyor kulağıma. Bedenim benden ayrı, başına buyruk hareket etmeye başlıyor. sol elim kapıya vuruyor, sağ elim cebime gidiyor görevini yapan bir askerin elleri gibi. O sırada kapıyı açıyorsun. Gür, kestane rengi saçların omuzlarına dökülmüş, seni son gördüğümden bu yana epey uzamış. Beni tanıyınca dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kalkıyor, kara gözlerindeki sert ifade yumuşuyor ve "Geleceğini biliyordum Hüseyin. Beni yalnız bırakmazsın sen zaten." diyorsun. Sağ elim titremeye başlıyor. Sarılmak için kollarını açıyorsun. Sana doğru bir adım atıyorum. Beyaz geceliğin öylesine temiz ki, kirletmekten korkuyorum. Yan daireden bi kadın çığlığı yükseliyor. 'Abla' demek istiyorum sadece, abla. Birlikte inek güderken, çayırlara karanlık çöktüğünde, yanına koşarak dediğim gibi. Ağzım yüzüm yara-bere içinde sokak kavgasından çıkıp mahallenin çocuklarını sana şikayet ederkenki gibi "Hüseyin, biricik kardeşim" diye başlayarak bana bildiğin masalların anlattığın zaman dediğim gibi... Boğazım düğümleniyor, diyemiyorum. Sarılıyorsun bana sıkıca. Babamın sözleri radyoda en sevdiğim şarkıyı dinlerken, oluşan parazitler gibi araya giriyor. son bir hamleyle sağ elim cebimden çıkıyor. Son bi ses çınlıyor kulaklarımda. Yan daireden gelen bağırışlar kesiliyor. "Hüseyin! Kardeşim!" diyorsun. Kocaman kara gözlerinle bana bakıyorsun. Bakışların canhıraş çığlıklar gibi tenimi aşıp yüreğimin içine işliyor. "Sen hiç lekelenmedin." demek istiyorum. "Hep beyazdın, bembeyaz..." Karasinek konuyor bedeninin üzerine. Beyaz, bembeyaz...
4 Temmuz 2010 Pazar
Büyüme Sancısı
Daha cesurum artık, kimseye cevabı olmayan sorular sormuyorum. Kafama takmıyorum artık delicesine dertleri. Ve kimseye hiç hayatımdan çıkmayacakmış gibi davranmıyorum. Gitmek isteyene bi yol da ben çiziyorum.
Sabahları gülerek uyanmıyorum belki ama, hiç değilse ağlamıyorum da.
Dinlemiyorum bile giderken benle yaşayan cümleleri.
Hayal kurmuyorum çok fazla hiçbir şey için. Geriye baktığımda hayal kırıklıklarımın parçalarını toplamak istemeyişimdendir belki. Belki de, yolun bitmeyeceğini anladığım içindir.
Vitrinin ardında oyuncak gören bir çocuğun arzularını taşımıyorum artık.
Sanırım büyüyorum...
Sabahları gülerek uyanmıyorum belki ama, hiç değilse ağlamıyorum da.
Dinlemiyorum bile giderken benle yaşayan cümleleri.
Hayal kurmuyorum çok fazla hiçbir şey için. Geriye baktığımda hayal kırıklıklarımın parçalarını toplamak istemeyişimdendir belki. Belki de, yolun bitmeyeceğini anladığım içindir.
Vitrinin ardında oyuncak gören bir çocuğun arzularını taşımıyorum artık.
Sanırım büyüyorum...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)