14 Eylül 2010 Salı

Şizofren kelimelerde Morfin etkisi

Küçükken çok çirkinmişim ki...


- Doğduğumda doktorlar babama gelip "elimizden geleni yaptık, ama ne yazık ki dışarı çıktı" demişler..

- Doğum kontrolu reklamları için hastane duvarlarına benim resmimi asmayı teklif etmişler..

- Annemin sabah bulantıları beni doğurduktan sonra başlamış.. hatta hatırlıyorum da ona ilk sarılmak istediğimde "lütfen sadece arkadaş kalalım" demişti...



Amcam "ölmeden onu son kez kucağıma almak istiyorum" demiş.. bunu elektrikli sandalyede infaz edileceği sırada söylemiş..

- Deniz kenarına inip kumlara uzandığımda böcekler beni hemen kuma gömmeye başlardı..

- Bir gün sokakta kaybolmuştum, dolaşırken bir polise rastlamıştım ve ondan yardım istemiştim.. "annemi bulabilecek miyiz?" diye sorduğumda bana "bilemiyorum, saklanabileceği pek çok yer var" demişti..



- Bir keresinde de beni fidye icin kaçırmışlardı ve bir parmağımı kesip babama göndermişlerdi, babam da "bu parmaktan çıkaramadık, daha fazla kanıt gönderin" diye cevap yazmıştı..



Gecenlerde doktoruma gittim, "her sabah yüzümü yıkarken aynaya baktığımda midem bulanıyor, acaba neyim var?" dedim.. Doktor "bilmiyorum ama gözlerinizde hiçbir sorun yok" dedi...Sonra bir şişe viskiyle bir kutu uyku ilacı yutmami ve dinlenmemi söyledi.....

12 Eylül 2010 Pazar

...Boşuna...

Kavgalarla, tartışmalarla, mahvolmuşluklarla geçen aylar;
Kim bu kadar üzer ama bu kadar severdi beni, senin kadar...?
Farkettim ki, biz daha fazla mutluluğa sahip olmayı,
her defasında elimizdekiyle yetinmelere tercih etmişiz...
Güneşte karın yağışını, karda güneşi özlemişiz;
bu yüzdenmiş anlaşmazlıklarımız, parçalanışımız...
Eğer bir kere olsun tereddüt etmeden sevebilseydik,
uğraşmasaydık hep gözümüzde daha iyi olmaya,
düşünmeseydik hep, karşımızdakinin son adımını,
Belki o zaman yan yana hiç tökezlemeden yürüyebilirdik.
Biz elimizdeki zamanı, zamansız yere tükettik.
Doğru zamanda yanlış şıkkı, yanlış zamanda doğru şıkkı seçtik.


...Keşkelere aşık olup belkilere sığınarak kaybettik.
Hiçbirşey uğruna, birbirimizden vazgeçtik...

Sitem

  Varlığnla yokluğun arasında kalmayacağım artık, sadece olmayacaksın...
  Sensiz kalma ihtimali olmayacak aleyhine kurulmuş cümlelerimin sonunda.
  Belki birkaç satır arasında unutulacaksın bir müddet sonra.
  içimden olmayacak , boş bir kağıdın gölgesine sığınmayacak sana sitemlerim.

   Hani hep kızardın ya 'konuş, konuş, konuş' derdin. haykırabilir miyim şimdi korkaklığını
  Bıraktığın bu mavi düşleriyle avunan yalnızlığı, artık sahiplenilmeyecek olmanın burukluğunu yaşarken, haykırabilir miyim dersin, susar mıyım, gülüp geçer miyim yoksa...?

   Aslında alıştırmalıyım kendimi, hiç dönmeyecekmişsin, dönülmeyecek bir yerdeymişsin gibi farzetmeli, unutmalı. Seni hiç tanımamış gibi yaşamımı sürdürmeliyim. Var olduğum heryer aşk(ın) şehri olmalı artık,  yeniden sevmenin sevilebilmenin yeri; her yer. Zamanı; yaşanan ve gelecektüm zamanlar olmalı, benim için...


   Evet sayfalardan koparıp bir bir savurmalıyım seni yaşanmış tüm zamanlara, uzaklaşan her adımımla, hapsetmeliyim bu anılar sokağına. kopan takvim yaprakları sensiz geçn günleri saymamalı, bende yokluğunun güncesini tutmayı bırakmalıyım artık.

   Her yeni güne seni getirmedi diye isyan etmemeliyim. Kabullenmeli, hazmedebilmeli, aldırmamalı, hatta sana hak verebilmeliyim. Bu satırlarla büyümeye başlamalıyım, sırf seni ve çocuklaşan bu aşkı kolayca unutabilmek için. Zira yoksun...


   Sanki ben hiç senim olmamış, sanki biz hiç yaşamamışız, sanki aşk denen o hoyrat şarkıyı mırıldanmış ve sonra yarım bırakmışız gibi. Artık yenibir şarkı söylemenin vakti. Yaşanmışlığına, yitikliğime hiç aldırmadan,

      Sanki ben, hiç senim olmamış gibi...
  
 

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Çile

kulaklarını dikmiş sabırsızlıkla beni bekliyor.
sözüm söz...
hiç ağrı çektirmeden, kavlamış derisinden
kıl kıl dökeceğim çilesini

işte oradan çekip sonu gelmez ürpertilere salacağım onu
yeminlerini, aşkın iradesini, çelik sertliğindeki inadını
mecbur bırakacak
kımıltısız yontuların kristal hüznünü taşıyacak yüzü
bundan böyle duygusunu kimseye bulaştıramayacak...

o zamanlar
terli sırtın; büyücek bir böceğin sırtı denli zifiri, parlaktı.
karanlıktan alırdın güzelliğini
soğuk kış gecelerinde seni görünmez kılan
tılsımlı bir yanlışlığın vardı.

şimdi çamur rengisin
yoluk yelelerin tel tel ıslak, karnın davul gibi şiş
sağında irine kesmiş, derin yaralar
soluk al, al hadi... ciğerlerin ısıt buzlu sözlerimi...
çok uzak bir yerden döne döne geliyorum sana
başka tanelerle kümelenerek
ve bulutun bildik, bütün ömürleri aşan yaşıyla

bırak bu kez senin ölümün üzerine kafa yorsunlar azıcık
tane tane yeryüzüne eğilen kışın ortasında
senin kimselere ilenmeyen soylu ölümünle
umarsızlığın soğuk denizinde
kalsınlar yapayalnız...

sensizliğin ne değersiz bi an olduğunu
ve gençliğinden beri her horlanmaya
bu güzelim ölüm uğruna boyun eğdiğini anlasınlar
üstlen onların acılarını, yaralarınla şifa bulsunlar...

sen ki...
neşeli kişnemelerle, nal sesleriyle çoğalan bir sevinç
sorgusuz bir dosttun.
yazılacak en güzel hayvanlar kitabının ilk sayfası
söz veriyorum, kurtlanmadan çürüyeceksin burda.
bir taş sessizliğinde bekleyecek kemiklerin
ağrı çeken herkesin özlediği fildişi bir uyku olacaksın
taneyim... bin tane
en az senin kadar eşsiz, senin kadar çoğul
erimek nedir bilirim, dönüşmek oluşmak, biçim biçim değişip
her keresinde soyunuk kalmak
sende öylesin...
kürküne karşın, insanı çırılçıplak hissettiren gövden
karların içinde dokunaklı bir biçimde uzanırken
ve derini geren kaburgaların
bir dokunuşta dışarı fırlayacakmışçasına belirirken
bir vicdanı yumuşatma olasılığını unutma sakın
sıcaksın...
öldürücü sıcaklığın
ağzından koyu sarı köpükler boşalıyor
nasılda güzelsin...
kanlı gözlerindeki dehşet ne de hakiki
gel, sev beni...
son kez bir cümle kur benim için
kedere dönüşebilir mi?
söyle hadi...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Mavi Acı

Karanlığın beni yok etmek için verdiği savaşı kazanmasına izin vermemeliydim. Tüm benliğimi saran ona ağır bir darbe vurmak arzusuyla, mumu yaktım. Sanki görünmez bir el, alevin çevresinde yarım daireler çizdi. Daireler birbiri etrafında büyüdü, tüm odayı aydınlattı. Gözlerim giderek daha fazla detay seçti. Onca eşya arasında, bakışlarım yatağımın karşısındaki çalışma masasına kitlendi. cam kalemlikteki fırçalar, kanımı maviye boyadı.

Söz vermiştim; ama, belki bu, fırçaların umrunda değildi.

Yolculuk vakti gelmişti. Uçmalıydım artık. Bedenime burada beklemesini söyledim. Hfif yatar pozisyonda yere oturdum. Sırtımı yatağa dayadım. Başımı yana düşürüp, kollarımı bana ait değilmişçesine bıraktım.

Hava çok soğuktu. Oysa ben yanıyordum, alnım ateş gibiydi. Ter içinde kalınca, hırkamı - annemin ördüğü mavi yün kırkamı - çıkartıp, sert bi hareketle duvara fırlattım. O an içim özlemle doldu. Çünkü birisi yarama dokundu... Bi ses sana dokundu.
        'Oysa soğuk gecelerde bir kaç defa üstümü örtmeye gelirdin, üşümeyi çok özledim annecim...'

Aynı anda kahrolası perde 'özlemenin sırası değil' dercesine havalanınca, üzerindeki mavi kelebekler dört bir yana uçuştu. Asi perde bembeyaz kesildi. Bi kahkaha attım.
Gözlerim perdede:
       - Yüzün kireç gibi oldu, dedim.
Sesim odada dolaştı. Duvarlara vurup bana birşeyler anlatmak isteyen uğultuya dönüştü. Korktum... Yağmur, cama giderek daha şiddetli vurmaya başlayınca, anladım... Sırrı çözdüm. O gece beni öldüreceklerdi.

Dehşete kapılıp hızla yerimden kalktım. Başım döndü. Bir destek arayan ellerimin sıkıca kavradığı masa sarsıldı. Devrilen mum, etrafa alevler sıçratınca, duvarlar kana boyandı. Aynı anda masadan maviler saçıldı.

Ayağıma dolanan mavilere baktım. Çocukken oynadığım misketler miydi? Yoksa mavi taşlı kolyem mi kırılmıştı, masa sarsılınca. O ses yine yereme dokundu. Yine sana dokundu.
        'Küçükken ellerime tutuşturduğun mavi şekerleri özledim annecim...'

Maviler ayağımın altında erimeye başladı. onlar eridikçe sular yükseliyordu. yağmur damlaları odama girmişti. Yağmurlar ve damlalar... Boğacaklardı beni. Odada bi çığlık koptu. Birisi... Bi çığlık... Aynı anda sert bi hareketle kapı açıldı. Kapının önünde birşey... Bi gölge miydi? Bi canavar mı? Çıt diye bi ses duydum. Odaya dolan ışık gözlerimi kamaştırdı. Gölge?.. Yok hayır canavar. 'Allah kahretsin' diyerek masada tutuşmuş olan kağıtları söndürdü. Sonra beni iki eliyle kavrayıp kendine çekti. Gözlerinde ki, o her zaman ki anlamla, babamdı karşımda ki.

    -Neler oluyor?
    -Bırakır mısın kolumu?
    -Yine mi yaptın?
    -Bırak beni lütfen
    -Daha geçen hafta söz vermemiş miydin? 'Bu son' diye yeminler eden sen değil miydin?
    -Baba... Baba üzgünüm ama benim suçum değil. ben hepsini yutmuştum. Ama maviler, geri gediler. Yağmur damlaları ve onlar... Baba bizi öldürecekler, kaçalım burdan.
    -Öl! Umrumda değil artık anlıyor musun? Tükendim... Bittim. dayanacak gücüm kalmadı. nasıl yaparsın bunu anlamıyorum...
    -Baba... Gidelim burdan.
    -Allah kahretsin!
    -Telfonunsırası değil. Kaçmalıyız. Tamam git, beni görme. Utanma sırası değil baba. Görmüyor musun duvarlar eriyor...


...Kendimden geçmiş olmalıyım... Dizlerimin büküldüğünü hissettim. bir el bileğimden kavradı. Babamın benden nefret ettiği zamanlar koparttığı feryat, ilk kez umrumda değildi.
       -Allah kahretsin bunlar benim başıma da mı gelecekti!
Hastane odasının duvarları...Öyle soğuklar ki. Üstelik yalnız olduğumu yüzüme vurmaktan çok hoşlanıyorlar. Kollarım serumlardan mosmor, hemşirelere kaç defa 'Bu son... Son.' diyerek tövbeler ettiğimi çok iyi biliyorlar. Bu yüzden mi artık; beni gördüklerinde acır gibi bakmaları?
    Yine o ses:
'Koridorda sana doğru koşarken minik ellerimi dokundurduğum sevecen duvarları özledim annecim...'diyor. Bu defa benim sesim, farkındayım...

  Hayatımın özeti:
'Önce mavi şekerlerimi çaldılar. Sonra düşlerimi... Düşlerimin yerine pişmanlıklar koydular. Mavi şekerlerimin içini acıyla doldurup, bana geri sattılar.'
.......Sen varken yapamazlardı annecim........

Kanaviçe işlemeleri, Karasinek ve Sen

Karalık. İçimi ürperten bi gök gürültüsü duyuyorum. Evin iki göz odasında misafirler geldiğinde kullandığımız, kireç badanalı duvarlarına asla alışamadığım, gülsuyu kokusu sinmiş olanında, pencerenin önündeki divanda oturuyorum. Kanaviçe işlemeli divan örtüsünü kırıştıdım diye anamın bana bağırdığını duyuyorum. Yağmur giderek şiddetleniyor. İşlemelere, sanki yeni farkına varmışım gibi bakıyorum. Anam odaya gelip de kaldırmıyor beni divandan. Zaten o günden sonra hiçbir şeyime eskisi kadar karışmaz oldu. Babamsa bana kahramanmışım gibi davranıyor artık.
İşlemelere dokunuyorum. Çocuk yaşıma rağmen nasır tutmuş parmaklarım, senin parmaklarını hissediyor dokundukça. Tanıdık bi suçluluk duygusuyla ürperiyorum. Top oynarken evin camını kırdığımda ya da arkadalarımın kışkırtmasıyla sapanla kuş öldürdüğümde hisettiğim gibi. Ama bu sefer daha fazla...

İşlemelere dokundukça beynimin kenarında, köşesinde kalmış anı parçaları, sanki yıllardır üstüne tozlar birikmemeiş gibi capcanlı yığılıyor kanaviçe işlemeli divanın üstüne. Sen bu kanaviçeleri işlerken ipliklerini yaramazlık osun diye ayaklarına dolayıp kestiğim, tığlarını evin en olmadık yerlerine sakladığım zamanlar aklıma geliyor. O zamanalr hızlı işlemediğini söyleyerek anamın sana her kızışında, bana şakacıktan azarlıyormuş gibi bakışlar ata, ama anama beni hiç şikayet etmezdin. Beni hep küçük bir anne gibi kollardın. Anama, babama, mahallenin çocuklarına karşı. Sen varken bana kimse bir şey yapamazmış gibi gelirdi. Sokakata dayak yediğimde anama değil, sana gelirdim. Sen de, anamın kendi şalvarlarından kesip biçip sana uydurduğu, çiçekli eteklerini savura savura meydan okurdun mahallenin çocuklarına. anamdan daha anaydın bana...

Okula başladığım gün önlüğümü sen giydirmiş, çanatama hazırlamama yardım etmiştin. Yüzüme, saçımı kolonya sürüp; durup durup yanaklarımı sıkarak "Okuma-yazma öğreneceksin Hüseyin! Okuma-yazma öğreneceksin..." diyordun. Okuma yazmayı sökmeye başladığım vakit, beni bu odaya çekip, şimdi üzerine oturduğum divana oturtmuş; sonra da "Bugünden tezi yok bana okuma-yazma öğreteceksin Hüseyin. Sakın ha, babama duyurmak yok!" demiştin. Okuldan çıkma vaktimi dört gözle bekler, evdeki herkesten sakladığın küçük defteri, ben eve gelince çeyizlik sandığının en dip köşesinden çıkarırdın. İnek otlatmaya diye dışarı çıkardık. İnekleri çayıra salar salmaz derse başlardık. Sana kargacık burgacık yazımla abeceyi gözterir, andımızı belletirdim. Harfi çizgiden azıcık taşırdın mı, öğretmenimin bana yaptığı gibi kaşlarımı çatar, "Olmuyor Hatice, yanlış yapıyorsun." derdim. O vakit gülerdin işte. Başka da hiç güldüğünü görmedim...

Havada kavisler çizen bir karasinek işlemelerin üzerine konuyor. Gülen yüzün karasineğin manevralarıyla havada dağılıyor yavaş yavaş. Pencere camının kenarındaki macunun çatlaklarından yağmur suyu sızıyor içeri. Yan odadan anamla babamın fısıltıları geliyor kulağıma. Duvardaki çerçeveden dedemin siyah-beyaz asık suratı bana bakıyor. Karasinek başımın çevresinde bir iki kez dolanıp tekrar işlemelere konuyor. Dışarı şimşek çakıyor. Şimşeğin bir anlık parıltısı gözlerimi alıyor. Babamın o gün elime verdiği soğuk metalin parıltısının çağrıştırıyor bu bana. İçim ürperiyor. O günün anısı tüm karanlığıyla beynimi kaplıyor yine. Dizlerimi karnıma çekip büzülüyorum divanın üstünde. Yok olana kadar büzülmek istiyorum. Divan örtüsü iyice kırışıyor. İşlemeler örtünün kıvrımları arasında kaybolurken, kocaman kara gözlerin de beynimin kıvrımları arasında bi görünüp bi kayboluyor...

O günü yaşıyorum yine. O günden sonraki her gün, o günü tekrar tekrar yaşatıyor zaten beynimde. Her gün babam boş olan diğer elime adresinin yazılı olduğu kağıdı sıkıştırıyor sessizce. Elime senin kaderini sıkıştırıyor. Her gün şehiredeki otobüs garından, üzerinde 'İstanbul' yazan eski otobüse biniyorum. Bi zamanlar hayallerimin mekanı olan şehre geldiğimde, içimdeki karmaşık duygular yumağının arasından, tek seçebildiğim kaçma isteği oluyor.

İstanbul'un ücra semtlerinden birinin arka sokaklarında, titreyen ellerimin arasında tuttuğum adresi ararken, ve bi yandan da asla bulamamak için dua ederken, ceketimin cebindeki soğuk nesne ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Arnavut kaldırımlı sokakta ilerlerken; apartman isimleri, insan yüzleri ve araba plakaları birbirine karışıyor. Dar sokakta çember çevirmece oynayan çocuklardan biriyle gözgöze geliyoruz. O vakit yanımda bitiveriyor, Yağdan parlayan saçları özensizce ortadan ikiye ayrılmış, içimde garip bi tanıdıklık hissi uyandıran çocuk. Sokakta büyümüş çocuklara özgü teklifsizlikle "Yabancısın galiba. Birine mi baktın abi?" diyor ve sonra da çarpık bir gülümsemeyle sararmış dişlerini gösteriyor bana. Ona kağıttaki adresi soruyorum. "İşte!" diye karşıdaki yıkık-dökük, yaşanmışlıktan beyaz duvarları kirlenmiş apartmanı gösteriyor. Gerisin geri gitmek istiyorum. Kaçmak... İçine düştüğüm bu kirli dünyasından kurtulmak... Yapamıyorum. Görünmez eller omuzlarımdan tututp beni olduğum yere mıhlıyor. Babamın sözleri kulaklarımda çınlıyor, "O kirlendi Hüseyin, namusumuzu temizlemek sana düşğyor. Bu işi bitirmeden geri döneyim deme."

Sıvası dökülmüş duvarlarına kızarmış patates, ter, ucuz parfüm, kadın çığlıkları, deterjan, hastalık ve ağız kokusu sinmiş apartmanın merdivenlerine tırmanırken, bi karasinek başımın etrafında durmadan dolanıyor. Sanki benim burada olmamın yegâne sebebi bu karasinekmiş gibi, onu öfkeyle kovalıyorum.

Kapının önüne geldiğimde karasineğin vızıltısı, yan daireden gelen bağırışlar ve bi davul gibi gümbürdeyen yüreğim dışında hiçbir ses gelmiyor kulağıma. Bedenim benden ayrı, başına buyruk hareket etmeye başlıyor. sol elim kapıya vuruyor, sağ elim cebime gidiyor görevini yapan bir askerin elleri gibi. O sırada kapıyı açıyorsun. Gür, kestane rengi saçların omuzlarına dökülmüş, seni son gördüğümden bu yana epey uzamış. Beni tanıyınca dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kalkıyor, kara gözlerindeki sert ifade yumuşuyor ve "Geleceğini biliyordum Hüseyin. Beni yalnız bırakmazsın sen zaten." diyorsun. Sağ elim titremeye başlıyor. Sarılmak için kollarını açıyorsun. Sana doğru bir adım atıyorum. Beyaz geceliğin öylesine temiz ki, kirletmekten korkuyorum. Yan daireden bi kadın çığlığı yükseliyor. 'Abla' demek istiyorum sadece, abla. Birlikte inek güderken, çayırlara karanlık çöktüğünde, yanına koşarak dediğim gibi. Ağzım yüzüm yara-bere içinde sokak kavgasından çıkıp mahallenin çocuklarını sana şikayet ederkenki gibi "Hüseyin, biricik kardeşim" diye başlayarak bana bildiğin masalların anlattığın zaman dediğim gibi... Boğazım düğümleniyor, diyemiyorum. Sarılıyorsun bana sıkıca. Babamın sözleri radyoda en sevdiğim şarkıyı dinlerken, oluşan parazitler gibi araya giriyor. son bir hamleyle sağ elim cebimden çıkıyor. Son bi ses çınlıyor kulaklarımda. Yan daireden gelen bağırışlar kesiliyor. "Hüseyin! Kardeşim!" diyorsun. Kocaman kara gözlerinle bana bakıyorsun. Bakışların canhıraş çığlıklar gibi tenimi aşıp yüreğimin içine işliyor. "Sen hiç lekelenmedin." demek istiyorum. "Hep beyazdın, bembeyaz..." Karasinek konuyor bedeninin üzerine. Beyaz, bembeyaz...

4 Temmuz 2010 Pazar

Büyüme Sancısı

Daha cesurum artık, kimseye cevabı olmayan sorular sormuyorum. Kafama takmıyorum artık delicesine dertleri. Ve kimseye hiç hayatımdan çıkmayacakmış gibi davranmıyorum. Gitmek isteyene bi yol da ben çiziyorum.
Sabahları gülerek uyanmıyorum belki ama, hiç değilse ağlamıyorum da.
Dinlemiyorum bile giderken benle yaşayan cümleleri.
Hayal kurmuyorum çok fazla hiçbir şey için. Geriye baktığımda hayal kırıklıklarımın parçalarını toplamak istemeyişimdendir belki. Belki de, yolun bitmeyeceğini anladığım içindir.
Vitrinin ardında oyuncak gören bir çocuğun arzularını taşımıyorum artık.

Sanırım büyüyorum...